Felsefe Bölümü Ana Sayfa       BÖLÜM: Genel Bilgi       Bölüm Elemanları       Lisans Programı       Lisansüstü Programı       Philosophy Department HomePage (ENG)   

Φ

    Bölümden Son Dakika       Öğrenciler İçin Bilgiler       Araştırmacılar İçin Bilgiler       DERGİ: Felsefe Tartışmaları        İletişim Bilgileri         Boğaziçi Üniv. Ana Sayfa    
 
    MURAT BAÇ Ana Sayfa         MURAT BAÇ Özgeçmiş Sayfası   

phi

 

 

 

SÜKÛT VE KELÂM

Geçmişin ve Geleceğin Sessizlikleri İçin Görüngübilimsel Önsöylemler

 

 

(yazıdan seçme bölümler)

 

I

 

          ... Kelimelerin/sözlerin (kelâmın) hem gizil hem de edimsel gücü üzerine edilmiş “sözler” felsefe literatüründe kendilerine belli bir yer bulurken, sessizliğin ne’liğine (veya kimliğine) ilişkin “sözler” aynı oranda dolaşımda görülmüyor.  Bunun arkasında sessizlik kavramına yüklenen gizemsel değerden çok, bu tür bir irdelemenin felsefi açıdan bizi çok ilginç veya önemli bir sonuca götürmesinin şüpheli olduğuna yönelik bir varsayımın yattığı söylenebilir.

          Ancak sükût kavramına ilişkin yürütülecek görüngübilimsel bir araştırmanın bilgisel/bilişsel açıdan olmasa da anlam(a)sal yönden doğurgan bir felsefi ufuk açması olasılığını irdelemekte yarar var.  Bu türden bir girişimi Maija Kule’nin “Kültürel Bir Görüngü Olarak Sükût” yazısında gerçekleştirdiğini görüyoruz.[1]  Kule’nin ilgi odağında yatan sorunsal sükût ile anlam/anlama arasındaki ilişki ve bu bağıntının görüngübilimsel yansımasıdır.  Kule’ye göre, insanın dünyası özünde bir sükût dünyasıdır.  Kelâm sükûdu doldurur ve sükûdu ifade eder.  Sükût daha derin, daha temelde olandır; varlığımızın köklerini ve bizi bekleyen sonu sarmalar.

          Burada sorulacak soru şudur: sükût, içinde anlam barındıran bir görüngü olarak nasıl anlaşılabilir?  Ne de olsa, kabaca anlaşıldığında sükût fiziksel bir olgunun (sesin) yokluğundan ibarettir.  Sükûdu anlamsal bir bağlama oturtacak, “anlam” ile harmanlayacak bir düşünce çizgisi nasıl oluşturulabilir?  Kule’ye göre bunun gerçekleşmesi temelde geleneksel görüngübilimin kavramsal sınırlarını zorlayacak bir patikadan yürümemizi gerektiriyor.  Bu patika bizi “akılcı” ve “yönelmiş” bilinç durumlarının ve bilişsel öğelerin şekillendirdiği ana yoldan biraz uzaklaştırmak durumunda olacaktır.  Buna göre, anlamın yalnızca “sözel olanda” aranmasında yanıltıcı bir yön bulunmaktadır.  Bu düşünce Krishnamurti’nin, ve hatta Heidegger’in, bilgi ve anlama arasında çizdiği ayrımı akla getirmektedir.[2]  Sükût bilgi nesnesi olacak bir şey değildir.  Ama bu onun anlaşılamayacağını ya da anlam yüklü olamayacağını göstermiyor.  Calvin Schrag bu bağlam içinde “doğurgan sükût” deyimini kullanır.[3]  Sükût içi boş ve/veya iletişimi sekteye uğratan olumsuz bir şey olabileceği gibi, olumlu ve “gebe” bir durum da olabilir. Örneğin, utancın veya umarsızlığın verdiği sükût anlamlı ancak daha derine inmeyi olanaksız kılabilecek bir türdür.  Buna karşın, suçsuz olmasına karşın suçlanan kişinin sessizliği, sevgilinin karşısında yaşanan sessizlik, olağanüstü güzel bir doğa görüntüsü karşısında “nutku tutulan” birisinin sessizliği hep doğurgan sükût örnekleridir.

...

          “Kültürel Bir Görüngü Olarak Sükût” yazısında Kule’nin vardığı sonuç sükûdun anlamsal içerikle dolu olabileceği, içinde anlamsal bir güç taşıyabileceğidir.[4]  Öyleyse anlamlı sükût fiziksel bir “ses yokluğu” ile eşlenik değildir.  Mikhail Bakhtin sükûdun ancak içinde insan varlığı bulunan bir dünyada olabileceğini düşünmüştü.[5]  Bu fark şöyle de açıklanabilir: ses veya gürültünün olmadığı bir dünya sessiz bir dünyadır.  Buna karşın, sükût ortamı herkesin (her insanın) sessizliğini koruduğu veya sessiz olmayı tercih ettiği bir durumdur.  Öyleyse burada felsefi irdelemenin nesnesi fiziksel düzlemde bir olgu değil, tarihsel ve kültürel bağlamlarından koparılamayacak bir görüngüdür.  (Doğu kültürlerinin çoğunda sükût olumlanan bir “hâl” iken, bunun özellikle çağdaş Kuzey Amerikan yaşam tarzında ürkülen ve boğulmaya çalışılan bir durum ya da kavram olması sıradan bir rastlantı değildir.)

          Kule sözlerini şöyle bağlıyor:  “İnsanın sükûdu biteviye evrenin sükûduna karışmakta.  Sükût insana seslenmekte; gökkubbe ve mezartaşları yoluyla, ölüm ânı, doğum öncesi, söylenmeyen sözler ve dile gelmeyen duygular yoluyla.  Sükût kelâmın tümüdür aslında—o noktada artık söz bitmiştir.  Biz sükûda mecburuz, o bize değil.  Ama, yine de, o bizi alıp götürecek.”

 

 

II

...

Sükût anlam(an)ın temel önkoşuludur.  Ötekine anlamlı bir şey vermek isteyen insanın önce söyleyecek sözü olmalıdır.  Ancak söz rolünün bittiği yerde çekilmeli, anlamın kendisini açacağı sükûta bırakmalıdır yerini. 

...

 

III

 

          “Başlangıçta kelâm vardı” diyerek başlar Yuhanna İncili.  Ve kelâm tanrıyladır; ve kelâm tanrıdır.  Böylece, söz sükûda öncelenir; varlığın—ki o varlık başlangıçta tanrının kendisinden başka bir şey değildir—yeri yokluktan, logos’unki de kaos’tan önce gelir.  Bu durum şaşırtıcı değildir: tanrının varlık kategorisinden mahrum olmasının akla aykırı sonuçları pekçok felsefecinin dikkatini çekmişti.  Ne yazık ki Kant bu akıl yürütmeyi bozdu: varlık bir yüklem ya da töze eklenecek bir ilinek olamaz.

          Kant’tan İncile dönelim: kelâm tanrıyladır, ve kelâm tanrıdır.  Başlangıçta varlığın bulunması bir anlamda zorunlu gibi görünür.  Çünkü, Batı felsefesinde ilk Parmenides’in göstermeye çalıştığı gibi, yokluktan varlık çıkmaz.  Tabii Parmenides argümanını kurarken değişimin olanaksızlığını göstermeye çalışıyordu.  Konuştuğumuz bağlamda ise, diyebiliriz ki, başlangıçta kelâm ve varlık “tanrıyla” olmasaydı kelâmı sükûttan, varlığı yokluktan türetmek durumunda kalacaktık.  Bu felsefi güçlüğün karşısında, geleneksel dinbilimi işi ex cathedra halleder: tanrı (veya varlık) yokluğu önceler—kelâm da sükûdu.

          Ayakları yere basan bir görüngübilim bu sırayı değiştirir.  Kelâm (en azından bu yazıda sözü edilen türde bir görüngübilimin dikkatini yönlendirdiği kelâm) iki sessizlik durumu arasında bir oluşumdur.  Bu açıdan bakıldığında başlangıçta ve sonda sükût vardır.  Nasıl ki başlangıçta ve sonda hiçlik varsa.  Bu bizi yazımızın çıkış noktasına götürür: temel ve esas olan sükûttur.  Seneca’nın sözleriyle:

 

          Çünkü her yerde ölüm var,

          Tanrı cömertçe veriyor onu.

          Herkes herkesin hayatını alabilir, ama

          Ölümü alınamaz kimseden:

          Binlerce kapısı var ölümün.

 

Kelâm önünde sonunda yerini sükûda bırakır; yaşam da ölüme.  Wittgenstein’ın deyimiyle, “nasıl ki yaşam ölümle sarılı ise”, kelâm da sükût ile çevrelenmiştir.  Kelâm ne kadar büyük bir tezcanlılıkla sesleri ardarda dizerse dizsin, sükût bir köşede bir bilge sabrı ve dinginliğiyle sırasını bekler: diğerleri bitimlidir, asl-olan kendisidir.

          Belki de işte tam bu yüzden biz ölümü ya da sonlu olmayı en iyi sükût halinde iken anlarız.  Kelimeler bizi böylesi bir karşılaşma ânına hazırlayabilir; ancak kavrama olayı ve onunla ilintili duygulanım sözün işinin bittiği, kelimelerin çekildiği bir anda gerçekleşebilir.  İrlanda’lı şair W. B. Yeats dünyanın böylesi bir duyguyu bize sözsüz bir şekilde vermesini şöyle betimliyor:

 

          Dinle, arıların vızıltısında nasıl bir kasvet var,

          Ötelerde bir yerde rüzgâr kederle esmekte.

          Ve çimenler, ve ağaçlar tutsak periler gibi inliyor,

          Tüm dünya hüzün içinde kendiyle söyleşmekte.

 

          Geniş bir görüngübilimsel açıdan bakıldığında, insansız sükût olmaz denebilir.  Evrenin sükûdundan söz etmenin ön koşulu kapsayıcı bir yorumsama düzlemini benimsemek ve söylemi o noktadan hareketle yürütmektir.  Yeats’in dizeleri de bu çerçevede anlaşılabilir: insanın anladığı (ve anlamlandırdığı) dünyada insanın yokluğunda da kasvet ve sükût olacaktır.  Öyleyse sükût hem kelimelerin arasındaki anlamla yüklü boşlukta, hem de insanın hiç ayak basmadığı ve basmayacağı varlık köşelerinde barınmaktadır.  Ve bu bakış açısı belki de Kant’ın yolunu açtığı varlıkbilimsel irdelemenin kaçınılmaz varış noktasıdır: insanın anlamasına açılan dünya sözkonusu olduğunda, dünyaya ilişkin her öykü insanın öyküsüdür.

          Kelâmın sona ermesi bir anlamda varoluşun sona ermesinden farklı değildir.  Ama Heideggerci anlamda nasıl ölüm yaşamın içinde sıradan bir olay değil varoluşsal bir belirleme ise, sükût da anlamın dışında ya da ötesinde değil tam tersine kelâmdaki anlamı bütünleyen ve belirleyen gerçek bir durum veya konumdur.  Ölüm nasıl yaşamın tam kalbinde ise, sükût da doğurgan bir olgu olarak kelâmın içine siner, onu kuşatır ve “sessizce” besler.  Sükûdun insan—ve onun kelâmı—üzerinde hakları vardır.

 

 

NOTLAR

[1] Kule, M. “Silence as a Cultural Phenomenon,” Reason, Life, Culture (Part I), Dordrecht: Kluwer, 1993, s. 13-21.

[2] A. g. e., s. 17.

[3] Schrag, C. O.  Experience and Being (Evanston: Northwestern University Press, 1969), s. 178-179.

[4] Kule 1993, s. 18.

[5] A. g. e., s. 19.

 

 

 

 

 
    MURAT BAÇ Ana Sayfa         MURAT BAÇ Özgeçmiş Sayfası   

Φ

   Felsefe Bölümü Ana Sayfa       BÖLÜM: Genel Bilgi       Bölüm Elemanları       Lisans Programı       Lisansüstü Programı       Philosophy Department HomePage (ENG)   
    Bölümden Son Dakika       Öğrenciler İçin Bilgiler       Araştırmacılar İçin Bilgiler       DERGİ: Felsefe Tartışmaları        İletişim Bilgileri         Boğaziçi Üniv. Ana Sayfa    
   

phi