KANADA'DA FELSEFECİ OLMAK
Murat Baç ile Söyleşi: Bora Ercan Math'93
|
|
Herkes Türkiyeden kaçmaya
çalışıyor. Kanada da en gözde ülkelerden. Sende ise her an dönebilecek
cesareti görüyorum. Yanılıyor muyum?
Bundan beş yıl önce Kanadaya
geldiğimde geleceğime ilişkin kafamda soru işaretleri vardı. Ne de olsa içine
girdiğim dünya benim için belirsizlikler içeriyordu. Artık kafamda pek bir
belirsizlik kalmadı. Bütün garipliklerine ve zorluklarına rağmen şu anda
Türkiyeye dönmek dışında bir şey düşünmüyorum. Benim yaşamda aradığım herşey
orada; ve istediğim hiçbir şey burada yok. Biraz abarttım aslında. Buradaki
düşünce özgürlüğünü, bana İrlanda davulu çalmayı öğreten arkadaşlarımı, bir göz
atıp bana çok kısaca fikrini söyler misin? diyerek yazımı verdiğim ve çok da
samimi olmadığım bir öğretim görevlisinin hiç bir zorunluluğu olmadığı
halde zaman ayırıp, yazımı okuyup, dört sayfalık yorumunu bilgisayar çıktısı
halinde vermesini, dayaksız 1 Mayıs yürüyüşlerini... Bunları Türkiyeye dönünce
özleyeceğim. Ama şu anda özlediklerim benim için daha belirleyici: Birileriyle
oturup iki kelime anlamlı ve derinlikli muhabbet yapmak, etrafımda az da olsa
aşk görmek, aşırı nezaket ve aşırı duyarsızlığın bir araya gelmediği bir toplum,
yaşamlarındaki temel tutku kalitesiz fast-food tüketip çılgınca kilo vermek
olmayan insanlar... Ve bunun gibi yüzlerce şey. Türkiyede çok gereksinim
duyduğumuz özgürlük ve hoşgörü burada bol bol var. Ama buradaki
insanlar genelde o kadar bilinçsiz ve apolitik ki, bu hoşgörülü ve özgür
ortam belli bir süre sonra anlamını kaybediyor. İnsanlar anlık zevk, güvenlik ve
toplumsal hijyen normları etrafında oluşturulmuş kopuk birimlere
indirgendikten ve ipler tüketim biçimini, daha doğrusu yaşamı belirleyen büyük
çaplı sermayenin eline geçtikten sonra, istediğiniz kadar özgürlük ve tartışma
ortamına sahip olmanın gururunu duyun. Bu bağlamda kritik olan, konuşma özgürlüğünün
bulunmasından çok,
insanların bilinçli ve ciddi anlamda eleştirel olabilmesinin
olanaklılık koşullarının söz konusu toplumda ne kadar oluştuğudur.
Denebilir ki Türkiye de kültür ve
siyaset anlamında şu anda o kadar umut verici bir durumda sayılmaz. Bunda bir
doğruluk payı var tabii. Ama ülkemizde kitleler popüler kültür tarafından ne
kadar müthiş bir hızda Amerikanlaştırılarak kafaca içi boşaltılmakta olsa da,
yine de bizim tarihsel, politik, ve kültürel altyapımız hala Kuzey Amerikadan
farklı olarak önemli derinlikler, duyarlıklar ve devingenlikler içeriyor. O
yüzden Türkiyeli insanların düşleri ve beklentileri açısından yavaş yavaş Kuzey
Amerikalılaşmamaları ve 1980lerde topluma bulaşan işini bilme mikrobunun bizi
bütünüyle dönüştürmemesi bence çok önemli. Benim burada, bu toplum içinde,
yapabileceğim yararlı ve anlamlı hiçbir şey yok. Ama Türkiyede bir akademisyen
olarak düşünce hayatına ve düşünen yeni nesillerin yetişmesine az da olsa bir
katkıda bulunabilirim; en azından öyle umuyorum.
Devletimiz iki kelimeyi bir araya
getirip konuşmaktan aciz bir sürü insana yurt dışı bursları dağıtırken, sen
bursu Kanadadan kendi olanaklarınla aldın. Biraz bu konuyu deşelim mi?
Eğer çok ciddi miktarda paranız yoksa
Kuzey Amerikada master ya da doktora eğitimi almanız gerçekten kolay değil.
Ben başvurumu yaparken ne asistanlık maaşım dışında param ne de ailemden
gelecek bir desteğim vardı. Tümüyle başvurduğum üniversitelerden alacağım
burslara ya da asistanlıklara bağlı idim. Amerika ve Kanada'daki
üniversitelere başvuru işi gerçekten çok para ve zaman istiyor. Ve sanırım
üniversitelerden parasal kaynak bulmak da gittikçe zorlaşıyor. Bir
Batı ülkesinde eğitim almak bu kadar sıkıntı ve zahmete değer mi diye soracak
olursanız, buna yanıtım az önce söylediğim herşeye rağmen evet olacak.
Bunu derken, yurtdışına gitmeden iyi akademisyen olunamaz gibi bir şey demek
istemiyorum elbette. Ama, kendi deneyimimden yola çıkarak söylersem,
özellikle Beşeri ve Sosyal Bilimlerde bizim akademik standartlarımızın genelde
Batıdakilerin gerisinde olduğu bir gerçek.
ODTÜ mezunu olmanın oralarda akademik
ve sosyal yaşamda bir yararını gördün mü?
Buna yanıt vermeden önce benim
başımdan gecen ODTÜ deneyimine ilişkin bir-iki kelime söylemek istiyorum. Ben
ODTÜye girdiğimde 12 Eylülün akademik yaşama ve düşünceye indirdiği büyük
darbe etkisini henüz gösteriyordu. Çok ilginç ve sancılı bir geçiş dönemiydi.
Ben ODTÜnün en güzel dönemlerinden birinde öğrenci olduğuma ve yurtlarda
kaldığıma inanıyorum, herşeye rağmen. ODTÜlü olmanın en eşsiz yönünün bir ODTÜ
diploması sayesinde iyi bir iş bulmak değil, oradaki ortamdan etkilenerek
kendini ve dünyayı sorgulayan politik ve duyarlı bir özneye dönüşmek olduğu bir
dönemdi. Bunu derken kaba bir ayrım yapıp o dönemin ODTÜlüsü şimdiki
Özal-sonrası gençlikten farklı olarak daha çok okur ve düşünürdü demek
istemiyorum. O döneme nostalji ile bakan insanlar, o zamanların politik anlamda
devingen ortamında insanların okumaya ve eleştirel düşünmeye aslında ne kadar
düşman olduğunu bilmiyorlar ya da anımsamıyorlar. Örneğin, ben yurtlarda
yaşarken çevremde bulunan devrimci abilerin önemli bir
kısmı niteliksiz el kitapları dışında bir şey okumaz, kendi perspektiflerinin
kuramsal sorunlarını tartışmazdı. Bu, benim görüşüme göre, hiç de gurur
duyulacak bir durum değil. Ama benim vurgulamak istediğim şu ki, bu insanların
önemli bir kısmının köşeyi dönmekle sınırlı olmayan düşleri vardı. Ve bu
insanların çoğu bu konularda samimi ve namusluydular.
İlk soruyu yanıtlarken Kuzey
Amerikada yaşamaktan duyduğum rahatsızlıklardan sözetmiştim. Bu
rahatsızlıkları benim ODTÜ deneyimim ışığında değerlendirmek daha anlamlı ve
açıklayıcı olabilir. Aslında sorunuzu şöyle tersine çevirmek de olası: ODTÜlü
olmanın orada 'dezavantajlarını' yaşadın mı? Buna,
çarpık bir şekilde, evet yanıtı
verilebilir.
Günümüz dünyasının çağdaş insana açıktan veya üstü örtülü
bir şekilde vaat ettiği şeylerden biri "Ne kadar kafayı yormazsan o kadar süper
vakit geçirirsin".
Tabii Kuzey Amerika coğrafyasında, Felsefe bir kariyer değildir; insanı ve hatta
dünyayı ciddi bir şekilde değiştirebilir veya Ben McDonaldstan içeri adımımı
atmam gibi laflar dediğinizde, bırakın sıradan insanı akademisyen
arkadaşlarınızın çoğunun hayata bakışınıza ve
söylediklerinize sempati duymadığı bir ortamda doğal olarak
popüler bir şahıs olamıyorsunuz, ve o dediğim anlamda da
süper-vakit-geçirme şansınız epeyce azalıyor. Benim yaşama ve dünyaya
bakışım önemli bir oranda ODTÜ
geçmişimin bir sonucu. Bu yaklaşım yaşamımı daha
"eğlenceli" bir hale
getirmiyor ama ben halimden ziyadesiyle memnunum.
Bizde ODTÜ dışındaki ortamlarda bir
elektrik mühendisinin felsefeci olması garip karşılanıyor; dünyada durum nasıl?
Buna bağlı olarak araştırma alanından söz eder misin?
Elektrikte okurken beşeri bilimlere
büyük bir ilgi duydum ve sonuçta da mezun olunca felsefede mastera başladım ve
asistanlık kadrosuna geçtim. Bir insanın, özellikle de maddi gerçeklerin
kendini bu kadar net dayattığı bir dünyada istediği alanda çalışabilmesi büyük
bir şans. O yüzden, mühendisliği bırakıp Felsefe Bölümünde akademisyen olmak
benim için yaşamımın en mutlu olaylarından biri oldutabii, annemin aynı
hisleri paylaştığını söyleyemem. Kuzey Amerikaya gelince felsefenin
algılanma şeklinin bizdekinden biraz farklı olduğunu farkettim. Türkiyede
insanların tepkisi genellikle Kafayı mı yedin?, Nasıl para kazanacaksın?,
Benim oğlanın altına kaçırma problemi vardı, ne yapalım dersin?, İyi cesaret,
helal olsun yörüngesinde oluyor. Burada ise felsefe insanlar için yanlızca
kariyerler içinde bir kariyer, iyi ya da kötü hiçbir özelliği yok. O yüzden
akademi dışında insanlarla tanıştığımda ilk sorularından biri Okey, peki boş
vakitlerinde nasıl eğlenirsin? oluyor. Eğlence kilit sözcük burada, toplumu
homojenleştiren unsur. Tabii bizim tarihsel ve kültürel altyapımızın farklılığı
nedeniyle toplumun geleneksel kategorileri farklı bir şekilde oluşmuş durumda.
Bu geleneksel kategorilerde oynamalar olmadığı söylenemez. Kıroyum ama para
bende yazısını gururla arabasına yapıştırıp para dışında hiçbir zenginliği
olmamasıyla övünebilenler örneğinde olduğu gibi yeni kültürel kategoriler ortaya
çıkmakta şüphesiz. Ama genel olarak dendiğinde, bizim kültürümüzde okumuş
insan herşeye rağmen garip bir saygı görür ve toplumun bir parça üstünde
tutulur. Bunun iyi ve kötü yanları ayrı bir tartışma konusu. Asıl
demek istediğim şu ki, benim gördüğüm kadarıyla Kuzey Amerikada
entellektüellerin bu türden bir konumu yok. Ve burada düşünceden ve düşünenden
kaçış çok belirgin. Yukarıda da belirttiğim gibi, bunun temel nedeni
düşünürlerin topluma sunduklarının insanlara yeteri kadar eğlenceli gelmemesi.
Amerikan toplumunun cahilliğinin, benmerkezciliğinin ve duyarsızlığının ardında
önemli ölçüde oradaki sistem tarafından pompalanan sığ
hazcılık yatıyor. Bu insanların seçtiği devlet başkanı da o yüzden çevre
tartışmalarında göğsünü gere gere Amerikan halkının çıkarları benim için
atmosferin kirlenmesinden daha önceliklidir diyebiliyor. İşte bu ve benzeri
nedenlerden dolayı, kültürel mozayiğinin içinde derin duyarlılıklar ve
incelikler barındıran ülkemin ve içindeki halkların zaman içinde giderek
Amerikanlaşması veya globalleşmesi düşüncesi burada yaşadıklarımdan ve
gördüklerimden sonra beni daha bir ürpertiyor.
Genel hatlarıyla benim şu anki çalışma konum insanların dünyayı anlamak ve anlamlandırmakta kullandıkları kavramasal ve kültürel dizgelerin hem birbirleriyle hem de dünyanın kendisiyle olan ilişkisi. Felsefe terimleri ile dersem ontoloji ve epistemoloji ile uğraşıyorum. Bu sorunsalın önemli bir parçası görecelik konusu: Eğer farklı kültürel, dinsel, metafizik, bilimsel dizgeler dünyayı çok farklı biçimde betimleyebiliyorsa, bu farklı tanımlamaların arasında nasıl seçim yapacağız? Farklı perspektiflerin bir araya gelip anlaşması nasıl olanaklıdır? Kesinlikle uzlaşamaz sistemler olabilir mi? Herkes kendi kavramsal dizgesinden dünyaya bakıp onu anlıyorsa, bize çok aykırı gelen bir dizgeyi nasıl eleştirebiliriz? Bu sorular özellikle son birkaç on yıldır çok sıkça sorulur oldu. Tartışma hâlâ devam ediyor ve edeceğe de benziyor.
|
Φ |
|||||
|
||||||
|
||||||
|
phi |