Felsefe Bölümü Ana Sayfa       BÖLÜM: Genel Bilgi       Bölüm Elemanları       Lisans Programı       Lisansüstü Programı       Philosophy Department HomePage (ENG)   

Φ

    Bölümden Son Dakika       Öğrenciler İçin Bilgiler       Araştırmacılar İçin Bilgiler       DERGİ: Felsefe Tartışmaları        İletişim Bilgileri         Boğaziçi Üniv. Ana Sayfa    
 
    MURAT BAÇ Ana Sayfa         MURAT BAÇ Özgeçmiş Sayfası   

phi

 

 

KANADA'DA FELSEFECİ OLMAK

Murat Baç ile Söyleşi: Bora Ercan Math'93

ODTÜ BARAKA DERGİSİ, Ağustos Eylül 2001




 

Herkes Türkiye’den kaçmaya çalışıyor.  Kanada da en gözde ülkelerden.  Sende ise her an dönebilecek cesareti görüyorum.  Yanılıyor muyum?
 

Bundan beş yıl önce Kanada’ya geldiğimde geleceğime ilişkin kafamda soru işaretleri vardı.  Ne de olsa içine girdiğim dünya benim için belirsizlikler içeriyordu.  Artık kafamda pek bir belirsizlik kalmadı.  Bütün garipliklerine ve zorluklarına rağmen şu anda Türkiye’ye dönmek dışında bir şey düşünmüyorum.  Benim yaşamda aradığım herşey orada; ve istediğim hiçbir şey burada yok.  Biraz abarttım aslında.  Buradaki düşünce özgürlüğünü, bana İrlanda davulu çalmayı öğreten arkadaşlarımı, “bir göz atıp bana çok kısaca fikrini söyler misin?” diyerek yazımı verdiğim ve çok da samimi olmadığım bir öğretim görevlisinin hiç bir zorunluluğu olmadığı halde zaman ayırıp, yazımı okuyup, dört sayfalık yorumunu bilgisayar çıktısı halinde vermesini, dayaksız 1 Mayıs yürüyüşlerini... Bunları Türkiye’ye dönünce özleyeceğim. Ama şu anda özlediklerim benim için daha belirleyici: Birileriyle oturup iki kelime anlamlı ve derinlikli muhabbet yapmak, etrafımda az da olsa aşk görmek, aşırı nezaket ve aşırı duyarsızlığın bir araya gelmediği bir toplum, yaşamlarındaki temel tutku kalitesiz fast-food tüketip çılgınca kilo vermek olmayan insanlar... Ve bunun gibi yüzlerce şey. Türkiye’de çok gereksinim duyduğumuz özgürlük ve hoşgörü burada bol bol var.  Ama buradaki insanlar genelde o kadar bilinçsiz ve apolitik ki, bu “hoşgörülü” ve “özgür” ortam belli bir süre sonra anlamını kaybediyor. İnsanlar anlık zevk, güvenlik ve toplumsal hijyen normları etrafında oluşturulmuş kopuk birimlere indirgendikten ve ipler tüketim biçimini, daha doğrusu yaşamı belirleyen büyük çaplı sermayenin eline geçtikten sonra, istediğiniz kadar özgürlük ve tartışma ortamına sahip olmanın gururunu duyun.  Bu bağlamda kritik olan, konuşma özgürlüğünün bulunmasından çok, insanların bilinçli ve ciddi anlamda eleştirel olabilmesinin olanaklılık koşullarının söz konusu toplumda ne kadar oluştuğudur.
 

Denebilir ki Türkiye de kültür ve siyaset anlamında şu anda o kadar umut verici bir durumda sayılmaz.  Bunda bir doğruluk payı var tabii.  Ama ülkemizde kitleler popüler kültür tarafından ne kadar müthiş bir hızda Amerikanlaştırılarak kafaca içi boşaltılmakta olsa da, yine de bizim tarihsel, politik, ve kültürel altyapımız hala Kuzey Amerika’dan farklı olarak önemli derinlikler, duyarlıklar ve devingenlikler içeriyor.  O yüzden Türkiyeli insanların düşleri ve beklentileri açısından yavaş yavaş Kuzey Amerikalılaşmamaları ve 1980’lerde topluma bulaşan “işini bilme” mikrobunun bizi bütünüyle dönüştürmemesi bence çok önemli.  Benim burada, bu toplum içinde, yapabileceğim yararlı ve anlamlı hiçbir şey yok.  Ama Türkiye’de bir akademisyen olarak düşünce hayatına ve düşünen yeni nesillerin yetişmesine az da olsa bir katkıda bulunabilirim; en azından öyle umuyorum.
 

Devletimiz iki kelimeyi bir araya getirip konuşmaktan aciz bir sürü insana yurt dışı bursları dağıtırken, sen bursu Kanada’dan kendi olanaklarınla aldın.  Biraz bu konuyu deşelim mi?
 

Eğer çok ciddi miktarda paranız yoksa Kuzey Amerika’da master ya da doktora eğitimi almanız gerçekten kolay değil.  Ben başvurumu yaparken ne asistanlık maaşım dışında param ne de ailemden gelecek bir desteğim vardı.  Tümüyle başvurduğum üniversitelerden alacağım burslara ya da asistanlıklara bağlı idim.  Amerika ve Kanada'daki üniversitelere başvuru işi gerçekten çok para ve zaman istiyor.  Ve sanırım üniversitelerden parasal kaynak bulmak da gittikçe zorlaşıyor.   Bir Batı ülkesinde eğitim almak bu kadar sıkıntı ve zahmete değer mi diye soracak olursanız, buna yanıtım az önce söylediğim herşeye rağmen “evet” olacak.  Bunu derken, yurtdışına gitmeden iyi akademisyen olunamaz gibi bir şey demek istemiyorum elbette.  Ama, kendi deneyimimden yola çıkarak söylersem, özellikle Beşeri ve Sosyal Bilimler’de bizim akademik standartlarımızın genelde Batıdakilerin gerisinde olduğu bir gerçek.
 

ODTÜ mezunu olmanın oralarda akademik ve sosyal yaşamda bir yararını gördün mü?
 

Buna yanıt vermeden önce benim başımdan gecen ODTÜ deneyimine ilişkin bir-iki kelime söylemek istiyorum.  Ben ODTܒye girdiğimde 12 Eylül’ün akademik yaşama ve düşünceye indirdiği büyük darbe etkisini henüz gösteriyordu.  Çok ilginç ve sancılı bir geçiş dönemiydi.  Ben ODTܒnün en güzel dönemlerinden birinde öğrenci olduğuma ve yurtlarda kaldığıma inanıyorum, herşeye rağmen.  ODTܒlü olmanın en eşsiz yönünün bir ODTÜ diploması sayesinde iyi bir iş bulmak değil, oradaki ortamdan etkilenerek kendini ve dünyayı sorgulayan politik ve duyarlı bir özneye dönüşmek olduğu bir dönemdi.  Bunu derken kaba bir ayrım yapıp o dönemin ODTܒlüsü şimdiki Özal-sonrası gençlikten farklı olarak daha çok okur ve düşünürdü demek istemiyorum.  O döneme nostalji ile bakan insanlar, o zamanların politik anlamda devingen ortamında insanların okumaya ve eleştirel düşünmeye aslında ne kadar düşman olduğunu bilmiyorlar ya da anımsamıyorlar.  Örneğin, ben yurtlarda yaşarken çevremde bulunan “devrimci abiler”in önemli bir kısmı niteliksiz el kitapları dışında bir şey okumaz, kendi perspektiflerinin kuramsal sorunlarını tartışmazdı.  Bu, benim görüşüme göre, hiç de gurur duyulacak bir durum değil.  Ama benim vurgulamak istediğim şu ki, bu insanların önemli bir kısmının köşeyi dönmekle sınırlı olmayan düşleri vardı.  Ve bu insanların çoğu bu konularda samimi ve namusluydular.

İlk soruyu yanıtlarken Kuzey Amerika’da yaşamaktan duyduğum rahatsızlıklardan sözetmiştim.  Bu rahatsızlıkları benim ODTÜ deneyimim ışığında değerlendirmek daha anlamlı ve açıklayıcı olabilir.  Aslında sorunuzu şöyle tersine çevirmek de olası: “ODTܒlü olmanın orada 'dezavantajlarını'  yaşadın mı?”  Buna, çarpık bir şekilde, evet yanıtı verilebilir.  Günümüz dünyasının çağdaş insana açıktan veya üstü örtülü bir şekilde vaat ettiği şeylerden biri "Ne kadar kafayı yormazsan o kadar süper vakit geçirirsin".  Tabii Kuzey Amerika coğrafyasında, “Felsefe bir kariyer değildir; insanı ve hatta dünyayı ciddi bir şekilde değiştirebilir” veya “Ben McDonald’s’tan içeri adımımı atmam” gibi laflar dediğinizde, bırakın sıradan insanı akademisyen arkadaşlarınızın çoğunun hayata bakışınıza ve söylediklerinize sempati duymadığı bir ortamda doğal olarak popüler bir şahıs olamıyorsunuz, ve o dediğim anlamda da süper-vakit-geçirme şansınız epeyce azalıyor.  Benim yaşama ve dünyaya bakışım önemli bir oranda ODTÜ geçmişimin bir sonucu.  Bu yaklaşım yaşamımı daha "eğlenceli" bir hale getirmiyor ama ben halimden ziyadesiyle memnunum.
 

Bizde ODTÜ dışındaki ortamlarda bir elektrik mühendisinin felsefeci olması garip karşılanıyor; dünyada durum nasıl?  Buna bağlı olarak araştırma alanından söz eder misin?
 

Elektrik’te okurken beşeri bilimlere büyük bir ilgi duydum ve sonuçta da mezun olunca felsefede mastera başladım ve asistanlık kadrosuna geçtim.  Bir insanın, özellikle de maddi gerçeklerin kendini bu kadar net dayattığı bir dünyada istediği alanda çalışabilmesi büyük bir şans. O yüzden, mühendisliği bırakıp Felsefe Bölümü’nde akademisyen olmak benim için yaşamımın en mutlu olaylarından biri oldu—tabii, annemin aynı hisleri paylaştığını söyleyemem.  Kuzey Amerika’ya gelince felsefenin algılanma şeklinin bizdekinden biraz farklı olduğunu farkettim. Türkiye’de insanların tepkisi genellikle “Kafayı mı yedin?”, “Nasıl para kazanacaksın?”, “Benim oğlanın altına kaçırma problemi vardı, ne yapalım dersin?”, “İyi cesaret, helal olsun” yörüngesinde oluyor. Burada ise felsefe insanlar için yanlızca kariyerler içinde bir kariyer, iyi ya da kötü hiçbir özelliği yok. O yüzden akademi dışında insanlarla tanıştığımda ilk sorularından biri “Okey, peki boş vakitlerinde nasıl eğlenirsin?” oluyor. “Eğlence” kilit sözcük burada, toplumu homojenleştiren unsur. Tabii bizim tarihsel ve kültürel altyapımızın farklılığı nedeniyle toplumun geleneksel kategorileri farklı bir şekilde oluşmuş durumda.  Bu geleneksel kategorilerde oynamalar olmadığı söylenemez. “Kıroyum ama para bende” yazısını gururla arabasına yapıştırıp para dışında hiçbir zenginliği olmamasıyla övünebilenler örneğinde olduğu gibi yeni kültürel kategoriler ortaya çıkmakta şüphesiz.  Ama genel olarak dendiğinde, bizim kültürümüzde okumuş insan herşeye rağmen garip bir saygı görür ve toplumun bir parça üstünde tutulur.  Bunun iyi ve kötü yanları ayrı bir tartışma konusu.  Asıl demek istediğim şu ki, benim gördüğüm kadarıyla Kuzey Amerika’da entellektüellerin bu türden bir konumu yok. Ve burada düşünceden ve düşünenden kaçış çok belirgin. Yukarıda da belirttiğim gibi, bunun temel nedeni düşünürlerin topluma sunduklarının insanlara yeteri kadar eğlenceli gelmemesi. Amerikan toplumunun cahilliğinin, benmerkezciliğinin ve duyarsızlığının ardında önemli ölçüde oradaki sistem tarafından pompalanan sığ hazcılık yatıyor. Bu insanların seçtiği devlet başkanı da o yüzden çevre tartışmalarında göğsünü gere gere “Amerikan halkının çıkarları benim için atmosferin kirlenmesinden daha önceliklidir” diyebiliyor.  İşte bu ve benzeri nedenlerden dolayı, kültürel mozayiğinin içinde derin duyarlılıklar ve incelikler barındıran ülkemin ve içindeki halkların zaman içinde giderek Amerikanlaşması veya “globalleşmesi” düşüncesi burada yaşadıklarımdan ve gördüklerimden sonra beni daha bir ürpertiyor.
 

Genel hatlarıyla benim şu anki çalışma konum insanların dünyayı anlamak ve anlamlandırmakta kullandıkları kavramasal ve kültürel dizgelerin hem birbirleriyle hem de dünyanın kendisiyle olan ilişkisi. Felsefe terimleri ile dersem ontoloji ve epistemoloji ile uğraşıyorum. Bu sorunsalın önemli bir parçası görecelik konusu: Eğer farklı kültürel, dinsel, metafizik, bilimsel dizgeler dünyayı çok farklı biçimde betimleyebiliyorsa, bu farklı tanımlamaların arasında nasıl seçim yapacağız?  Farklı perspektiflerin bir araya gelip anlaşması nasıl olanaklıdır?  Kesinlikle uzlaşamaz sistemler olabilir mi?  Herkes kendi kavramsal dizgesinden dünyaya bakıp onu anlıyorsa, bize çok aykırı gelen bir dizgeyi nasıl eleştirebiliriz? Bu sorular özellikle son birkaç on yıldır çok sıkça sorulur oldu. Tartışma hâlâ devam ediyor ve edeceğe de benziyor.

 

 

 

 

 
    MURAT BAÇ Ana Sayfa         MURAT BAÇ Özgeçmiş Sayfası   

Φ

   Felsefe Bölümü Ana Sayfa       BÖLÜM: Genel Bilgi       Bölüm Elemanları       Lisans Programı       Lisansüstü Programı       Philosophy Department HomePage (ENG)   
    Bölümden Son Dakika       Öğrenciler İçin Bilgiler       Araştırmacılar İçin Bilgiler       DERGİ: Felsefe Tartışmaları        İletişim Bilgileri         Boğaziçi Üniv. Ana Sayfa    
   

phi